Müzakere Yetenekleri etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster
Müzakere Yetenekleri etiketine sahip yazılar gösteriliyor. Tüm yazıları göster

13 Mayıs 2008 Salı

Harward Uyuşmazlık (Çözüm) Sistemleri Diyaznı Panelleri

Mart ayında Harward 'da düzenlenen "Dispute Systems Design Symposium" videolarını aşağıdaki linklerden izleyebilirsiniz.




>Panel 1: Dealing with the Inevitable: DSD in the Institutional Context
>Panel 2: Dispute System Design on a Global Scale
>Panel 3: DSD in Times of Crisis
>Panel 4: A Constitutional Issue: DSD at the Birth of a Nation
>Panel 5: Emerging Issues in DSD


12 Mayıs 2008 Pazartesi

Olumsuz İnsanlarla Nasıl Baş Edilir?

Psikiyatrist Dr. Mark Lauderdale makalesinde bu soruya yanıt veriyor. Makalesinden dikkat çeken bir bölümü sizlere aktaracağım:

Hiç her şeyden şikâyet eden insanlarla çalıştınız mı? Onlara yararlı tavsiyelerde bulunduğunuzda konuyu kapatarak bu tavsiyelerin neden işe yaramayacağına ilişkin düzinelerce sebep bulan ya da direkt olarak “bunu zaten denemiştim” diyerek önerinizi reddeden…

Bu tür olumsuz insanlarla nasıl başarılı olabilirsiniz?

Dokuz yaşındaki kızından yüksek sesle ve acı acı şikayet eden bekar bir anneyle çalıştım. Kızının başa çıkılması zor birisi olduğu doğruydu ancak anne, bu duruma çözüm bulmaktansa, olanların ne kadar kötü şeyler olduklarını “anlatmakla” daha çok ilgileniyordu.

Burnundan soluyarak şu umutsuz ve kızgın cümleleri söylüyordu, “onunla baş edemiyorum, beni dinlemiyor / dinlemeyecek” Ayrıca, kızını tekrar babasıyla yaşamak üzere göndermek “tamamen kabul edilemez” di ve onu sosyal hizmetlere vermek de "düşünülemez" di.

Bahsettiğim bu durum ben ve meslektaşlarım için umut kırıcı olabilir… ama siz de “anlamayan” ve “yardım etmeyen” kişiler ordusuna katılırsanız, şikayetçi kadının şikayet edeceği DAHA ÇOK şey olacaktır.

Bu tür insanlarla yüzleştikçe insanların temel kişiliklerini değiştiremeyeceğimin farkına varmıştım. Yıllarca negatif bir hayat yaşamış ve yıllarca hayatın kurbanı olmuş (ya da bu rolü benimsemiş) bir kişi benimle yapacağı birkaç kısa görüşmeyle bunu bir kenara bırakmayacaktı. Aynı, bir nehri canla başla çalışarak durduramayacağınız, akmasından kendinizi korunamayacağınız gibi…

Bu yüzden, akıntıyla BİRLİKTE gittim ve şikâyetlerini dinledim. Kızının problem yaratan tüm davranışlarıyla ilgili BÜTÜN şikâyetleri dikkatli ve özenli bir şekilde dinledim. Hislerini anlamaya çalıştım, ona direkt olarak önerilerde bulunmak yerine, kızının davranışlarına karşı verdiği tepkileri tarif etmesini istedim ve ayrıntılıları vermesi için sorular sordum.

Anne, kızının sürekli olarak söylediği şeyleri yapmayı ya ihmal ettiğini ya da açıkça reddettiğini söyledi… Anne nasıl sinirlendiğini, hayal kırıklığına uğrayıp vazgeçtiğini açıkladı. İçinde bulunduğu bu yaklaşımın işe yaramadığı konusunda o da hemfikirdi.

İşte bu noktada benim için bir çözüm önermek çok kolay olurdu fakat, ben yaptığımı sürdürdüm. Sorunlarıyla aylarca ve hatta YILLARCA bu şekilde yüzleşmiş bir inanın, birden bire tersine dönmesini bekleyemezdim.

Bense ona DAHA ÇOK ŞİKÂYET etmesi için fırsat verdim. Bu tam da onun istediği şeydi. Bunun üzerine yüzünde acılı bir ifade geliştirerek mutsuz geleceğini gözünün önüne getirerek anlatmaya devam etti.

ŞİMDİ…(Artık dümeni çeviriyordum); Bu onun, içinde bulunduğu rahatsız durumdan kaçabilmesine izin vermek için yaratılmış, şu anahtar sorunun sorulmasıyla mümkündü: "Peki bütün olayların böyle olmasındansa nasıl olmasını isterdin?"

Soru karşısında, motive olmuştu. Genel amacı sempati çekmek olan annedeki, pozitif bir amaç için düşünme açlığı, geçici olarak ağır basmıştı. Bana güzel davranışları olan ve sahip olmak istediği çocuğu, olmak istediği pozitif ve etkili annenin nasıl olmasını istediğini tarif etti.

Bunu yapmak için ona yardım etmemi isteyip istemediğini sorduğumda “evet” dedi. Anne birkaç dakikada içinde, bulunduğu o berbat durumundan şikâyet eden pozisyonundan, geleceği hakkında pozitif vizyonu olan, bazı şeyleri değişmeye eğilimli kişiye dönüşmüştü.

Bu yaklaşımı birçok zor kişi ve problemde, iyi ilişkiler kurmak için başarıyla kullandım.

Daha fazlasını ingilizce okumak için tıklayınız…


08 Mayıs 2008 Perşembe

Değişik Düşüncelere İzin Verin

Müzakerelerin çözümsüzlükle ya da istenen kalitede çözümlerle sonuçlanamamasının başlıca sebepleriden birisi de değişik fikirlere ve seslere kapalı olmaktır. Klasik olarak taraflar hep pozisyonlarını koruma ve geliştirme kaygısı taşıdıklarından, daha önce tasarladıkları düşünceler kalıbının biraz olsun dışına çıkan yeni fikirler, belki de çözüm için en elverişli fikir olmasına rağmen sertçe muhalefete uğrarlar. Bu kazan kazan yaklaşımını benimseyen müzakerelecilerin yapacağı en büyük müzakere hatalarındandır. Kazan kazan yaklaşımını benimsemeyen herhangi bir tarafın varlığında ise beklenen bir tepkidir.


Gerçekten çözüm üretmeyi amaçlayan ve üzerinde durulması beklenen bir düşünceye yapılacak bu tür eleştiriler müzakerenin kısır ve pozisyonlar üzerinden devam etmesine, yüzeysel ve tarafları tatmin etmeyen çözümler bulunmasına neden olacaktır. Ama taraflar yaptıkları konuşmalarda fikirler biriktirirken, birbirlerini eleştirmemeyi ve böylece yeni düşüncelerin doğmasına elverişli bir ortamı sağlamayı benimsediklerinde, pozisyonel müzakere çıkmazından çıkılarak ilgiler doğrultusunda yeni ve uygulanabilir çözümlerin üretilmesi mümkün olabilecektir.


04 Mayıs 2008 Pazar

Bu Gülümseme Sahte mi Gerçek mi?

Bir insanın gülümsemesinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığını ya da bir gülümsemenin zorlama mı samimi mi olduğunu anlama konusunda ne kadar yeteneklisiniz? İngiliz bilim adamları (BBC Science) sahte ve samimi gülümsemeyi ayırd edebilme becerinizi ölçebilmeniz için bir test geliştirmişler. Testi bitirdiğinizde bu konudaki yeteneğinizi ölçmüş olacaksınız.


03 Mayıs 2008 Cumartesi

İşyerinde Arabuluculuğun Temel İlkeleri

İşyerlerinde, özellikle de hedefler söz konusu olduğunda, çalışanlar arasında çatışma yaşanmasını engellemek zordur. Çatışan kişilerin uygun bire çözümde anlaşamamaları halinde bazen yöneticiye arabuluculuk yapmak düşebilir.


Arabuluculuk; anlaşamayan tarafların tarafsız birinin yardımıyla anlaşmazlıklarını çözmeleri sürecidir. Ancak genellikle çatışma halindeki taraflardan her biri arabulucudan kendine hak vermesini, kendi tarafını tutmasını ve kendi lehine bir çözüm önermesini bekler. Bir başka deyişle, çatışmada hakem olan kişiden tarafsız olması değil, taraf olması beklenir. O nedenle arabuluculuk rolünü üstlenen yöneticilerin bu beklentiyle de başaçıkabilmeleri, taraf olmaktan dikkatle kaçınmaları gerekir. Yöneticinin rolü, tarafların olumsuz duygularını ve algılarını farketmelerini, durumla yüzleşmelerini sağlamak ve kendi çözümlerini geliştirmelerini kolaylaştırmak olmalıdır.

Arabuluculuk Süreci

1. Hazırlık evresi: Olay önünüze gelir gelmez, ne tür bir uyuşmazlıkla karşı karşıya olduğunuzu inceleyin ve planlama yapın. Tarafların yapılandırılmış bir süreç içinde yer alacaklarını anlamalarını sağlayın ve tarih ve mekan gibi ayrıntıları organize edin.

2. Tanışma evresi: Kuralları belirleyin, arabuluculuk sürecini özetleyin. Taraflara düşmanca tavırlara izin vermeyeceğinizi belirtin. Arabulucunun bir hakem olmadığını ve taraflar adına karar vermeyeceğini, buna karşılık herkese eşit mesafede ve tarafsız davranacağını vurgulayın; bu konuda görüş birliği sağlayın ve taahhüt alın. Gizlilik ilkesini belirtin.

3. Açılış evresi: Taraflardan her birinin sözü kesilmeden hikayesini sonuna kadar anlatmasını, diğer tarafların da dikkatle dinlemesini sağlayın.

4. İki yönlü iletişim evresi: Tarafların birbirlerine sorunlarla ilgili duygularını aktarmalarına yardımcı olun. Daha sonra da birbirlerine soru sormalarını ve cevap vermelerini sağlayın. Konuyla ilgili eksikleri tamamlayın, gerekirse bilgi toplayın, iddiaları soruşturun.

5. Sorunlu alanları belirleme evresi: Her talep/iddia/tezin arkasındaki tetikleyici etkenleri, gerekçeleri ve varsa gizli gündemleri ortaya çıkarın. Ortak yarar noktalarının belirlenmesine yardımcı olun. Sonuçları somutlaştırın, açık ve net ifade edin.

6. Çözüm geliştirme evresi: Tarafları, karşılıklı olarak kabul edebilecekleri çözüm seçenekleri aramaya teşvik edin. Bir üçüncü şahsın kendileri adına karar veremeyeceğini vurgulayın, Onları kendi çözümlerini bulmak için beyin fırtınası yapmaya çağırın. İddialarını bir an için bir yana bırakıp çözüme odaklanmalarını isteyin. Böyle bir çaba tarafların duruma sahip çıkmasını sağlar. İçinden çıkılmaz gibi görünen karmaşık durumlar, yoğun bir gerilim ya da sonuçlarla ilgili kuşkular varsa, taraflarla bire bir görüşme yararlı olabilir.

7. Anlaşma evresi: Yazılı ya da sözlü anlaşmayı gerçekleştirerek arabuluculuğu tamamlayın. Yazılı anlaşmalarda 5N1K ilkesinden hareket edip ayrıntıları belirleyin ve anlaşmanın gerçekçi olup olmadığını gözden geçirin.

8. Kapanış: Taraflara gösterdikleri işbirliği nedeniyle teşekkür edin; anlaşma koşullarının iyi anlaşıldığından emin olun. Bundan sonraki çatışmalarda önce farklı çatışma çözme yaklaşımlarını denemelerini ancak gerekirse bir arabulucuya başvurmalarını tavsiye edin. Arabuluculuk ciddi sorumluluklar içeren bir roldür ve etik kuralları vardır:

  • Arabulucu, sürecin bütünlüğünü ve gizliliğini korumakla yükümlüdür.
  • Arabuluculuk sürecinde elde ettiği bilgileri kendi amaçları için kullanamaz.
  • Taraflarla arasındaki ilişkiler konusunda saydam olmalıdır.
  • Arabuluculuk oturumunun kaydedilmesine ve tutanak tutulmasına izin vermemelidir.
  • Taraflardan biri arabulucunun yansızlığından kuşkuya düşerse rolünden çekilmelidir.
  • Taraflara hiçbir öğütte ve tavsiyede bulunmamalıdır.
  • Taraflardan biri uygunsuz bir tutumda ısrar ederse, sürece son vermelidir.
  • Tarafları anlaşmaya zorlamamalıdır.
  • Tarafların bütün seçeneklerin olumlu ve olumsuz yönlerini anlamalarını sağlamalıdır.
  • Tek tek yaptığı görüşmelerden elde ettiği bilgileri karşı tarafla paylaşmamalıdır.

En büyük zorluk, arabuluculuğun çatışma nedenini ortadan kaldırmak, haklıyı haksızı ayırt etmek, haklıyı ödüllendirip haksızı cezalandırmak olmadığını kabul ettirmektir. Yanlış beklentileri gidermeden böyle bir rolü üstlenmek bazen yarardan çok zarar getirebilir.

Kaynak: Kaynak Dergisi

25 Nisan 2008 Cuma

Problem / Çözüm Odaklı Arabuluculuk

Problem çözümündeki yaklaşımımız, sonuçtaki başarıyı etkileyeceği gibi, varılan anlaşmanın uygulanabilirliğini de etkileyecektir. Üretilen çözümün başlı başına yeni bir probleme sebep olmaması ve tarafların üretilen çözümü benimsemesi tamamen çözüm tarzı ve çözüme olan yaklaşımla ilgilidir. Bu nedenle problem odaklı ya da çözüm odaklı arabuluculuğun farkını iyi anlamak gerekir. “Problem odaklı” arabuluculuk, hatalı olan arabuluculuk yöntemidir. Arabuluculuğun başarısı “Çözüm odaklı” olmasına bağlıdır.

Problem Odaklı Arabuluculuk

1-Arabuluculuk “geçmiş” ve “şimdiki zaman” odaklıdır.
2-Müzakereler tarafların neyi istemediğiyle ilgilidir.
3-Çatışmaya odaklanılır: çatışmanın keşfedilmesi ve analiz edilmesi söz konusudur.
4-Müzakereler ortak noktalar ve imkânsızlıklarla ilgilidir.
5-Taraflar çözüm konusunda isteksiz ve direngen olabilirler.
6-Arabulucu taraflara tavsiyelerde bulunur. Çünkü o uzmandır.
7- Değişiklik teorilerini arabulucular ileri sürer.
8-Taraflar olaylarla ilgili yorumlar yaparlar.
9-Arabuluculuk uzun sürer.
10-Sonucu arabulucu bildirir.
11-Arabuluculuğun başarısı bir çözüm bulunup bulunamaması ile ölçülür.

Çözüm Odaklı Arabuluculuk

1-Arabuluculuk “gelecek” odaklıdır.
2-Müzakereler tarafların çatışma yaşamak yerine ne yapmak istedikleriyle ilgilidir.
3-Beklentilere odaklanılır: beklentilerin keşfedilmesi ve analiz edilmesi söz konusudur.
4-Müzakereler farklılıklar ve olasılıklarla ilgilidir.
5-Taraflar çözüm için isteklidir.
6-Arabulucu sorular sorar çünkü uyuşmazlığın tarafları onun uzmanlarıdır. Arabulucunun tutumu “bilmemek” üzerine kuruludur. Sürece bir adım geriden liderlik eder.
7-Değişiklik teorilerini taraflar taraflar ileri sürer.
8-Taraflar birbirlerini bilgilendirirler, onaylarlar ve çözüm önerileri sunarlar.
9-Arabuluculuk süreci değişkendir ve çoğunlukla kısa sürer.
10-Sonucu taraflar bildirir.
11-Arabuluculuğun başarısı ilgilerin karşılanmasıyla ölçülür. Çatışmanın temelindeki ilgilere ulaşılması bazen bir sorunun çözülmesinden önemli ve daha iyidir.

18 Nisan 2008 Cuma

Tanık Olurcasına Dinlemek

by Lynne Eisaguirre
Çeviren: Şamil Demir

İyi bir dinleyici olmak için anlamamız gerekenlerin başında, tecrübelerimizin çoğunun temelinin şimdiye değil geçmişe dayanıyor olması gelir. Tecrübelerimiz hafızamızda bulunur. Sıklıkla da bu tecrübelerin şu anda çatışma yaşanan kişiyle değil geçmişteki bir kişiyle ilgisi vardır. Bu tecrübelere dayanarak, hafızamızda depolanmış cevapları kullanarak dinlemeye çalışırız. Aslında dinlerken verilen bu tepki taze ve o an için verilmiş bir tepki değildir. İşte bunların hepsi bizim dinlerken kullandığımız filtrelerdir. Biz herkesi kendi hafıza, istek, algı ve eğilim filtrelerimiz aracılığıyla duyarız.

Bir “tanık” gibi dinlemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Bununla anlatmak istediğim, karmakarışık buğulu ve isteklerimizle karışmış hafızamızdan sıyrılarak, olanı biteni objektif bir şekilde öğrenmek için dinlemektir. Bunu yapmak kolay değil ama olaya tanık olurcasına dinlersek, dinlemede daha başarılı olacağımız kesindir. Olaya öyle tanık olunmalı ki mahkemedeki yeminli tanık gibi objektif olunabilmeli. Ne sanığın ne de yakınanın yanında yer almaya neden olacak yargılar taşınarak dinlenmelidir.

Nasıl dinlemeli

İyi bir dinleyici olmak için anlamamız gerekenlerin başında, tecrübelerimizin çoğunun temelinin şimdiye değil geçmişe dayanıyor olması gelir. Tecrübelerimiz hafızamızda bulunur. Sıklıkla da bu tecrübelerin şu anda çatışma yaşanan kişiyle değil geçmişteki bir kişiyle ilgisi vardır. Bu tecrübelere dayanarak, hafızamızda depolanmış cevapları kullanarak dinlemeye çalışırız. Aslında dinlerken verilen bu tepki taze ve o an için verilmiş bir tepki değildir. İşte bunların hepsi bizim dinlerken kullandığımız filtrelerdir. Biz herkesi kendi hafıza, istek, algı ve eğilim filtrelerimiz aracılığıyla duyarız.

Bir “tanık” gibi dinlemeyi öğrenmemiz gerekiyor. Bununla anlatmak istediğim, karmakarışık buğulu ve isteklerimizle karışmış hafızamızdan sıyrılarak, olanı biteni objektif bir şekilde öğrenmek ve dinlemektir.

Alıntı yeri: Mediate.com

17 Nisan 2008 Perşembe

Dinlemeye Hazırlanmak

by Lynne Eisaguirre
Çeviren: Şamil Demir

Bir çatışmanın müzakeresi sırasında çoğumuz karşımızdakini dinlemeyiz. Tartışmasız en iyi sorun çözme becerilerinden birisi dinlemektir. İyi dinlemek için de hazırlanmak gerekir

Çoğumuz konuşmak için hazırlanmak gerektiğini biliriz ama pek azımız dinlemek için hazırlanmak gerektiğini aklımıza getiririz. Dinlemeyi zaten bildiğimizi varsayarız. Ayrıca dinlemenin pasif bir aktivite olduğuna inanırız, fakat aslında bu oldukça zor bir iştir ve hazırlanmayı gerektirir. Dinlemeye çalıştığımızda dinlediğimiz şeyi önyargılarımızın, değerlerimizin, fikirlerimizin, geçmişimizin, eğilimlerimizin, dürtülerimizin süzgecinden geçiririz ve bunlara uygunluğunu denetleriz. Eğer bu ölçütlerimize uygun şeyler dinliyorsak dikkatimiz ve dinleme isteğimiz artar. Ancak bir sorun çözümünde hoşumuza gidecek şeyleri duyma ihtimalimiz pek azdır.

Etkili bir dinleme için yapmamız gereken, sessizce, sadece aktarılan durumu öğrenmeye çalışmak ve de algılamamızı etkileyecek süzgeçlerin tamamını askıya almaktır. İşte o zaman iletişim mümkün olacaktır. Buradan da anlaşılacağı gibi dinleyebilmek için zihinlerimizi dinginleştirmeliyiz. Çoğumuzun beyni sürekli geveze bir insan gibi tartışma halindedir. Önümüze gelen her şeyin bize ne ifade ettiğini içten içe tartışıp dururuz. Beynimize ulaşan verilerin %95 inin bizi ilgilendirmediği düşünürsek, yapmamız gereken; kendimizi her şeye kapatıp bir mağaraya çekilip meditasyon yapmak değildir elbette. Beynimiz, bunca veri içerisinden neye değer vereceğini zamanla öğrenir ve daha verimli çalışmak için ilgilenmediklerini dikkate almaz. Bunun anlamı kendimize "bilinçli dinleme" için bir alan yaratmamız gerektiğidir. Özellikle de sorun çözümü sırasında.

Televizyonun ve internetin hayatımıza iyice girmesiyle birlikte, mutfak masasının etrafında hikaye anlatan ve dinleyen insanların artık olmadığını hepimiz fark etmişizdir. Devamlı ve hızlı bir şekilde reklam ve veri bombardımanına tutulan beyinlerimiz bu hıza ayak uydurmak zorunda kalırken, daha değişik ve yavaş bir temposu olan dinleme yeteneğimizin körelmesine ve dinleme tahammülümüzün azalmasına da yol açmaktadır. Aradaki farkın anlaşılabilmesi için gözümüze hitap eden ışığın ve kulağımıza giren sesin hızlarının farkını düşünmemiz bile yeterli olacaktır. Artan sabırsızlığımız dinlememizin önündeki en büyük engel olacaktır.

Kulaklarımızın ve gözlerimizin algılama gücü çok farklıdır. Gözlerimiz renkleri, kulaklarımız da sesleri ayırt edebilir. Ama kulaklarımızın yaptığı ayır etme işi ile gözlerimizin yaptığı iş, kalite açısından yüzlerce kat farklıdır. Gözlerimiz aldatmacalara kanabilirken bu ihtimal kulaklarımız için çok düşüktür. Hiç müzik bilgisi olmayan birinin bile müzikteki farklı bir sesi algılayabilmesi dinleme yeteneğimizin görmeye oranla ne kadar önemli olduğunu anlamamıza yetecektir. Sesin taşıdığı titreşimler bize karşımızdaki kişi hakkında inanılmaz veriler taşımaktadır. Duyma hissimiz bize görünmeyen ilgiler ve istekler hakkında önemli bilgiler verecektir. Bir sorunu çözmek ya da bir ilişkimizi geliştirmek istiyorsak, bize ulaşan sesleri tanımaya odaklanmalıyız. Yeterince iyi dinleyebilme konusundaki sorunumuzu çözmemiz, bize sorun yaşadığımız insanla olan problemimizi çözmede de yardımcı olacaktır.

Çatışmada olunan veya sorun yaşanılacağına inanılan insanlarla elektronik posta, faks ya da ihtarnamelerle konuşmak yerine yüz yüze konuşmanın önemi büyüktür. Böylece sesin tonundan ciddiyet ve arzu düzeyleri sezilebilecek yazıyla anlaşma sırasında gözden kaçırılan nüansların ve ayrıntıların farkına varılabilecektir.

Bazen bir uyuşmazlık sırasında sadece iyi dinlemek bile yeterli olabilir. Bir kişiyi gerçekten dinlemek bir olayı mucizevi bir şekilde çözmek için yapmamız gereken tek şey olabilir.

Alıntı yeri: Mediate.com

15 Nisan 2008 Salı

Az Konuşup Çoğu Başarmak

Kristine Paranica, University of North Dakota’da Uyuşmazlık Çözüm Merkezi direktörü. Mesleki yaşantısında savcılıktan çocuk mahkemesi uzmanlığına kadar bir çok işle uğraşmış. En son işinden de anlaşılacağı üzere o usta bir arabulucu. Kendisiyle yapılan bir röportajda, ona sorulan soruya verdiği cevapla arabulucuların işlerini yaparken üstlenmeleri gereken rolü anlatıyor.

Soru: Aldığınız en iyi tavsiye neydi ya da yetişmekte olan bir arabulucuya neler tavsiye ederdiniz?

Cevap: Aslında bu benimle ya da sizinle ilgili değildir. Diğer bir ifadeyle sorun çözümünde insanlara güvenmeli ve onlara şans vermelisiniz. Onlara gerekli şans ve fırsatı tanıdığınızda içinden geldikleri sorunlarını kendi kendilerine çözme olasılıkları yüksektir. Arabuluculuğa ilk başladığımda, işimizi ve önümüze gelen olayları, sıklıkla onarılması ve çözülmesi gereken birer iş ve problem olarak görürdük. Ama bizim görevimiz taraflara konuşmaları ve kendilerini ifade etmeleri için yer açmak, kendilerini ve karşısındakileri keşfetmelerini ve anlamalarını sağlamaktır. Onları çatışanın her neresinde iseler orada desteklemek gerekir. Zorunlu olmadıkça araya girilmemeli. Büyük liderlerin toplumların üzerindeki etkisinde olduğu gibi, liderin varlığı hissedilir ama toplum kendi yolunu kendisi çizer. Kendinizin değil başkasının çözüm sürecine yardımda bulunduğunuzu daima hatırlamalısınız. Olaya dahil olmak için zorlamayın, kontrol etmeye çalışmayın. Kendi anlayış ve ihtiyaçlarınızı ön plana çıkarmayın. Gerçek bir lider ve arabulucu az konuşur, işini bitirdiğinde amacına da ulaşmıştır. Bu işin sonunda taraflar “bu sorunu biz çözdük” diyeceklerdir.

10 Nisan 2008 Perşembe

Heyecan veren kitap!

Dünyada büyüyen bir endüstri olan "uyuşmazlık çözümü" ülkemizde şimdiye kadar hem ilgi çekmedi, hem de hakettiği önem verilmedi. Uyuşmazlık çözüm yöntemlerinden birisi olan müzakere teknikleri konusunda ülkemizde neredeyse hiç Türkçe eser yoktu. Var olanlar da pazarlamacıların müşterilerini ikna yöntemlerini içeren, çatışma çözümüyle ilgisi olmayan, nispeten kalitesiz yayınlardı. Ancak çalışmalarını ve yürüttüğü projeleri taktirle takip ettiğim İstanbul Bilgi Üniversitesi bir ilke imza atarak, bu alandaki çalışmalarıyla ünlenmiş ve kendilerini kanıtlamış avukatlar ve üniversite öğretim üyeleri olan;

  • Roger Fisher
  • William Ury
  • Bruce Patton 'un ortak çalışması olan "EVET" Boyun Eğmeden Anlaşmaya Varmak kitabını Türkçeye kazandırmışlardır.
Bu titiz çalışmalarından dolayı emeği geçen herkesi kutlar, ülkemizde müzakereye atılmış en anlamlı adım olarak ifade etmekten de mutluluk duyarım.

Kitabı edinmek için:www.bilgiyay.com adresinden spariş verebilirsiniz.

08 Nisan 2008 Salı

İsteklere “Hayır” Demek

Yazan: William Ury
Çeviren : Şamil Demir

Aşağıda başkalarının taleplerine hayır derken, “evet” demenize giden ve size saygınlık ve güç getirecek doğal yolda kullanabileceğiniz, bazı özel anahtar kelimeler ve anlatımlar bulacaksınız. Kelimelerinizin doğru etkileme gücünün olabilmesi için, konuşma tonunuzun da temelde yatan amaçla uygun olması gerektiğini hatırlamalısınız.

"Hayır" ve "Hayır Teşekkürler"
“Hayır”, sınırları belirlemek için kullanılabilecek en basit kelimedir. Kusursuz bir güce sahiptir. Kimi utangaç, bu gücü kullanmaktan uzak, kaçınma ve uyma eğilimine sahip olan bizler için, cümlelerimize hayır kelimesiyle başlamak bazen kullanışlı olabilir ve “hayır” larımız, gücümüzü geri getirebilir. Ebeveyn çocuğuna, "Hayır, senden yemek yemeni istiyorum, akşam yemeğinden önce karnını dondurmayla dolduramazsın” dediğinde, “hayır” direkt ve berraktır.

Hayır‘ ı direkt söylemek, nazik bir şekilde söylenebildiğinde etkilidir. Mahatma Gandhi’nin bir haber filminde, Britanyalılarla yapacağı barış görüşmeleri için İngiltere’ye geldiği sırada, kendisine heyecanla mikrofonu uzatıp soru soran habercilere kibarca, sadece şu basit cevabı verdiğini gördük, “Sanırım Hayır (I think not)” ve yoluna gülümseyerek devam etti.
Hayır’ın yanına teşekkür’ü eklemek, saygıyı gösterdiği gibi ilişkiyi önemsediğinizi de gösterir. Hayır, korunmayı, teşekkür ise karşınızdakiyle bağlantının devamını sağlar. Söylenecek hayır ve teşekkürler’ in basit, enerjik ve anlamlı olması çoğu zaman yeterlidir. Eğer sizi rahatsız edecek şekilde erken bir cevaba zorlayan bir telefon satıcısıyla karşı karşıyaysanız, <<Şimdi hayır diyorum; (zaman boşluğu) teşekkürler, hoşça kalın>> demek gibi…

"Bir Politikam (seçimim) Var"
Limitinizin çerçevesini belirlemek için güçlü yollardan biride genel bir politikanız olduğunu söylemektir. Örneğin “Yönetimde hiçbir zaman görev almamak üzere politikam var” veya “Arkadaşlarıma hiçbir zaman borç vermemeyi kişisel politikam yaptım.” veya “Hiçbir zaman telefonda isteklere cevap vermem”

Bir politikanız olduğunu söylediğinizde, siz bununla “hayır” ınızın bir kerelik bir mesaj olmadığını, tecrübeleriniz ve defalarca düşünmeniz sonucunda söylendiğini işaret etmiş olusunuz. Bu kararlılığınızın ve yerinizden kımıldamayacağınızın işaretidir. Tabii ki bu söylem; hafif veya yanlış, yönlendirici olmadan, ciddi bir rakip pozisyonunda verilmelidir. İşe yaraması için gerçekten senin politikan olması, daha önceden düşünmüş olman gerekir.

Koyduğunuz limiti, politikanız olarak çerçevelemek aynı zamanda başkalarına sizin Hayır ınızın kişisel olmadığını bildirir. Bu onlardan veya onların davranışlarından bağımsızdır. Aslında pozitiftir. Siz onlara hayır demiyorsunuz, basitçe bağlı kalmayı seçtiğiniz prensip ve değerlerinize Evet demeyi sürdürmüş oluyorsunuz. Kısaca, “Politikam var” demek ilginizi belirtir ve Hayır ınızı kişisel yapmaktan çıkarır.

Müşterilerinin zamanında teslimat için bastırdığı tekstil üreticisinin örneğini değerlendirin. Yıllarca firma talebi yer değiştirerek karşılamış. Ne zaman müşteri gecikmeden dolayı sinirlense, üretici tipik olarak “fiyat artışı” ile cevap verir – bu ise tüm diğer siparişleri bir kenara koyup o müşterisininkini öne almış. Sonuç işlemeyen bir sistem olmuş ve memnuniyetsizlik her konuda devam etmekte. Sonuçta da, firmanın sahipleri, tam zamanında teslimat için bir takım kurmuş ve problemi bu şekilde ele almışlar. Problemi çözmek üzere müşteriler için yeni bir politika formule etmişler; “artış yok” Yeni politikayı müşterilerine duyurmuşlar, baştaki olumsuz tepkilere rağmen bu politikaya bağlı kalınmış.

En son ne olmuş? Artış yok politikası fabrikanın karışık işleyişini bayağı düzeltmiş, normalde 6 haftada karşılanan siparişler 2 haftada karşılanmaya başlanmış. Şimdi ise çok az gecikme olmakta ve artışa ihtiyaç duyulmamakta—herkes için kazançlı hale gelmiş.

“Planlarım var” veya “Yapman gereken başka bir şey var”
İlişkinizi bozmadan ilginiz ve gücünüzü belirtmek için günlük söylemlerden biride “Planlarım var” veya “Yapman gereken başka bir şey var” dır. Başka bir deyişle, başkalarına sizin zaten kabul ettiğiniz başka sorumluluklarınızın olduğunu bildirmiş olursunuz.

Sizi partiye davet eden arkadaşınıza “Üzgünüm, o akşam için planlarım var, teşekkürler” diyebilirsiniz. Size son dakika bir projeye almak için gelen iş arkadaşınıza “Yardım etmeyi isterdim fakat daha başka projelerim var ve yenisine başlamam için bunları bitirmem gerek” diyebilirsiniz. Projede hafta sonu çalışmanızı isteyen patronunuza “ Üzgünüm, bu hafta sonu önemli bir aile işim var” diyebilirsiniz. Yurttaşlık ile ilgili yeni bir sorumluluk almanızı isteyen birine “Şu anda aile/kişisel hayat/iş/çalışmaya odaklanmam gerek” diyebilirsiniz.

Müşterilerimden biri yeni bir müşterisine çok güzel bir teklifte bulunuyordu. Cevap: “ Rekabet ettiğin tarafla anlaşmam olduğu için, şu anda teklifini değerlendiremeyeceğim” Müşterim bunun daha önce almış olduğu “Hayır” lar arasından daha etkin olanlarından biri olduğunu hissetmişti çünkü ona yaptığı teklifin doğruluğuna ve tekliflerine devam etmelerinin gerekliliğini kanıtlamıştı.

"Şimdi Değil" Demek…
Bir kişiye hayır demek özellikle o kişi önem verdiğiniz bir kişiyse hiç de kolay değildir. Sonuçta onlara daha kolay hayır deme şartlarını yaratmak için, hayır ‘ı üfleyip yumuşatarak zamana yaymak, sihirli bir ifade olan “henüz değil” (not now) i kullanmak da bir yoldur.

Size iş geliştirme problemleri konusunda yeni bir özel bir teknoloji çözümü geliştirilip geliştirilmeyeceğinizi soran müşterinize vereceğiniz şu cevap duyulması ve kabul edilmesi “hayır “ a göre daha kolay olan bir cevaptır. “Üzgünüz şu anda bu tür bir çözümü sunma olanağımız bulunmuyor” Bu cümle her halukarda boş ve anlamsız bir “hayır” dan iyidir. Aynı şekilde zam isteyen çalışanınızın zam isteğine vereceğiniz “Üzgünüm fakat şu anki ekonomik durumumuza ilişkin verilere bakılırsa bu günlerde mümkün değil” cevabını duyan çalışanın cevabı etkilenecek ve gelecekteki “evet” e açık bir kapı bıraktığınızdan, daha iyi hissettirecek, daha etkili olacaktır.

“Henüz değil” den emin olmak, gelecekteki bir teklif için kapıyı açık bırakmaktır. Bu yüzden, eğer çalışanın yükselmesi, müşterinin teknolojik çözüme ulaşması veya çocuğunuzun motosiklet sahibi olması ileride mümkün değil ise, onların bunu şimdiden bilmeleri daha iyidir. “Şimdi değil” ise tüm bu durumların ileride başkalarının ihtiyaçlarını görmesi açısından olma ihtimalinin varlığını belirtmek içindir.

Eğer birileri size “peki şimdi değilse ne zaman” diye baskı yaparsa ve siz ne söyleyeceğinizi bilemezseniz, “size sadece bunu yaşamalı ve görmeliyiz diyebilirim” ya da, “üzgünüm ama geleceğin bizlere ne getireceğini söyleyemem" diyebiliriz.

Eğer birileri sizi, yaptıkları teklifi acilen cevaplamanız için sertçe zorluyorsa ve siz oluşmamış bir kararı acele bir şekilde vermek istemiyorsanız, onları daima şu şekilde cevaplayabilirsiniz, <> O zaman karşınızdakiler bütün bunlardan sonra aniden, düşünülüp taşınılmış bir karar için size biraz daha zaman vermeleri gerektiğini keşfedebilirler.

İkileme düştüğünüzde Şimdi değil, kullanışlı bir ifadedir. “Şimdi değil” dedikten sonra cevanızı sonradan “Evet” e cevirmek, “Evet” dedikten sonra cevabınızı ileride “Hayır” a cevirmekten daha iyidir.

"Zayıf Bir İş Yapacağıma O İşi Reddetmeyi Tercih Ederim"
Tanıdığım bir okul müdürü yeni sorumluluklar almak isteyip istemediği sorulduğu durumlarda kendi kendine şu kural haline gelmiş soruları sorar: "İyi bir iş çıkarabilir miyim?" "Bu işi hakkıyla yapacak zaman ve becerim var mı?" Cevap “hayır” sa, dile getirdiği “hayır” aslında kalite standartlarına söylenmiş bir “evet” tir.

Zayıf bir işi yapmaktansa o işi reddettiğinizde, sadece kendi ilgilerinizi doğrulamakla kalmaz, aynı zamanda ilişkilerinize de dikkat etmiş olursunuz. Eğer evet der ve işi yaparsanız, bu sizi iki kere en kötü yapacak, ilişkileriniz kötüleşecek ve yaptığınız iş size memnuniyetsizlik olarak geri dönecektir.


Bazen insanlar size, kendi kabiliyetlerine güvenemedikleri için, bir işi sizin basit bir şekilde yapıp yapamayacağınızı sorabilirler. İşe bu durumda şu yolu takip edebilir ve onlara: <> diyerek onları yüreklendirin ve istekleri konusundaki “hayır” ınızı böyle söylemiş olun.

Kısacası sınırlarınızı bilin ve çekinmeden kabul edin. Zamanınızı iyi yapabileceğiniz işlere harcayın. Bu şekilde siz ve çalıştığınız insanlar bu uzun yürüyüşte daha iyi sonuçlar alacaktır.

Yayın ve alıntı yeri: www.mediate.com

26 Mart 2008 Çarşamba

Bir Adım Geri Atarak Uzlaşma Sağlamak

Bugün Türkiye Odalar ve Borsalar Birliğinin önderliğinde siyasilere "sağduyu" ve "uzlaşı" çağrısında bulunuldu. Özetle ülkenin içinde bulunduğu gerginlik ortamının ticari ve sosyal yaşantıda da huzursuzluğa neden olduğundan bahsedilerek siyasilerden çatışma ve gerginliğin dozonun düşürülmesi istendi. Bu yapılırken de Sn. Hisarcıklıoğlu şu ifadeyi kullandı: "Herkes bulunduğu pozisyondan bir adım geri atmalıdır."

Geri adım atması beklenenler, tabii ki iktidar ve muhalefette bulunan siyasetçilerdi. İşte benim ilgimi çeken de bu geri atmanın nasıl gerçekleşeceğidir. Siz hiç bir siyasetçinin şu andaki pozisyonumdan geri adım atıyorum dediğini duydunuz mu? Bu bir siyasi için en son ifade edilecek sözlerden birisidir.

Peki gerçekleşecekse bu geri adım atarak uzlaşma nasıl gerçekleşecektir? Bence geri adım atmak susarak ve gündem değiştirerek gerçekleştirilecek. Gerginliği yaratan konular üzerindeki tartışmaya "suskun" bir anlaşmayla son vererek siyası gururlarından da ödün vermeyerek gerginliği dinlenmeye bırakarak tansiyonu düşüreceklerdir.

Rıfat Hisarcıklıoğlu 'nu iki insan arasındaki bir uyuşmazlıkta bir arabulucu olarak düşünürsek, onun, çözümsüzlükğe saplanmış uyuşmazlıkta, tarafların bulundukları pozisyonlan birer adım geri atmadıkları sürece, çözümsüzlüğe mahkum olacakları şeklindeki bir telkini de, insan doğası gereği aynı sonucu doğuracaktı. Taraflar eğer bu tavsiyeyi haklı bulup anlaşma eksenine girmek istiyorlarsa, gerginlik yaratan konu hakkında susacak ve gündem değiştirip uzlaşabilecekleri diğer konulara yoğunlaşacaklardı.

Umarım Sn. Hisarcıklıoğlu 'nun başkanlığında yapılan çağrı dikkate alınır ve ülkemiz sokulduğu bu gerginlik ve çatışma ortamından uzaklaştırılır. Yaşanan gerginliğin toplumun her katmanındaki bireyleri öyle ya da böyle etkilediği düşünülürse bu konuda sorumlu davranmak da siyasilerin görevidir.

23 Mart 2008 Pazar

Yüksek Kazanç Peşindeki Hırslı Müzakereciler

Taraflar genellikle amaçlarını ve temel isteklerini belirlemeden müzakereye başlarlar ve sonuçta elde edilmesi zor isteklerle de karşımıza çıkabilirler. Müzakerecilerin ne istediklerini gerçekten iyi bilmeleri gerekir. Ayrıca müzakerecilerin, kendi isteklerinin temelini, karşı tarafın minimum beklentilerinin oluşturduğunu da taktir etmeleri, anlamaları gerekir. Arabulucuların karşısındakine göre belirgin ve şaşırtıcı şekilde yüksek talepleri olan bir tarafla karşılaşma ihtimalleri her zaman vardır. Yüksek isteklerin müzakereyi başarısızlıkla sonuçlandıracağı endişesi, arabulucuyu da etkileyebilecektir. Aslında bu müzakereci böylelikle hem arabulucuyu hem de karşı tarafı talepleriyle kilitlemek amacında olabilir.

  • Yüksek talepleri olan müzakereciler düşük istekle olanlara göre sürekli olarak üstün oldukları bir müzakere yürütürler. Başta gösterdikleri enerjik yaklaşım ve özgüven belirtileri, karşı tarafın kendisini yetersiz ve hazırlıksız hissetmesine zemin hazırlayacaktır. Müzakerelere mümkün olduğunca istekli başlarlar ve öyle kalırlar. Böylece kendilerine güvenli bir alan yaratarak kaybetme ihtimallerini mümkün olduğunca azaltmayı amaçlarlar. Yüksek talepleriyle müzakereciler kendilerine bir tatmin alanı oluştururlar. Karşı tarafın müzakereden caymaması için sadece en zorunlu gördükleri taleplerini kabul ederek, "kazan - kazan" müzakeresinin özünü bozarak, "kazan - daha çok kazan” pozisyonuna getirmeye çalışırlar.

  • Yüksek talepler bunu talep eden tarafa pozitif psikolojik enerji vererek, isteksiz ve savunmacı olmaktan kurtarır. Ama bunun aksini karşı tarafa yaşatırlar. Yüksek taleplerle müzakere etmek karşı tarafa bu müzakerecinin kendine güveninin olduğunu anlattığı gibi, müzakereci aldığı kuvvetli pozisyon sayesinde, mantık hataları yapmaktan da kurtulur.

  • Yüksek talepler, karşı tarafın bunları azaltmak için daha fazla enerji harcamasına neden olur. Böylece kendi taleplerini yükseltmeye odaklanamazlar. Müzakere öncesi ilgilerini ve isteklerini belirlemiş olsalar bile bunları ifade edecek rahatlığa kavuşmaları zordur. Aslında bu yaklaşım hepimizin bilfdiği en iyi savunma saldırıdır sözünü de hatırlatır. Ancak buradaki saldırı savunmaktan çok kazanma odaklıdır.

  • İki tarafın kendi aralarında yaptıkları müzakerede savunmada kalan tarafın bu durumdan kurtulması şahsi becerilerine kalmış bir durumdur. Ancak arabulucunun varlığı bu duruma müdahaleyi gerektirir. Bu durumda arabulucu gelen her yüksek talebi sahibine yansıtmak zorunda kalabilecektir. Böylece taleplerini tarafsız bir ağızdan tekrar dinleme imkanı bulacak olan müzakereci yakaladığı pozitif enerjiyi ve kendine güvenini kaybedecek ya da koruyamayacaktır. Çünkü kendilerine güvenli alan yaratma amacıyla geliştirdikleri "rolleri" yansıtma sayesinde kesintiye uğrayacaktır, bozulacaktır.

20 Mart 2008 Perşembe

Kazan - Kazan Yaklaşımı / Win - Win Approach


Zıt Taraf Olmaktan Ortaklığa

Kazan - kazan (win-win) yaklaşımı çatışmayı, düşmanca saldırmak ve savunmaktan, birlikte çalışmaya dönüştürür. Bu davranış biçimi ve çalışma sureci, iletişimin bütün seyrini değiştirebilecek güçtedir.

Müştereken sorun çözüm yaklaşımını sürekli olarak uygulayan bir kişi, fark yaratma yeteneğine de sahiptir. Siz, yani bu yazının okuyucusu, muhtemelen çatışmanın seyri değiştiren bu insan olacaksınız. O yüzden, ikna etmek zorunda olduğunuz ilk kişi aslında kendinizsiniz.

Genellikle tartıştığımız süreçten habersiz bir şekilde müzakereye odaklanmaya çalışırız., Uzun süreli bir geçmişle günümüze ulaşmış, iç içe geçmiş zor uyuşmazlıklarda, kendimizi genellikle düşünmeden reaksiyon gösterirken buluruz. Bir zorlukla karşılaşıldığında, ayrı düşmeyi, etrafımızda bulunanlardan bağlantıyı kesmeyi "sen ya da ben" hissini, çözümün her iki taraf içinde yeterli olmadığı inancını ve eğer bir taraf haklıysa, o zaman diğer tarafın haksız olmak zorunda olduğu durumları tecrübe etmişizdir. Çoğunlukla mevcut durumda en iyi yaklaşımın ne olduğunu bir an bile düşünmeyiz

İnsanlar karşısındakiyle çözümler üzerine mücadele ederken "benim istediğim gibi yap!", " Hayır bu iyi değil! Benim istediğim gibi olsun!" derler. Aslında böyle bir müzakere, güç mücadelesinden ibarettir. Ama kazan - kazan yaklaşımı şunu söyler:


Kazanmak istiyorum – Senin de kazanmanı isterim


Esas mesele bunun nasıl olacağıdır.

İhtiyaçlara geri dönelim.

Yapabileceğiniz en önemli kazan-kazan manevrası şudur: Sadece çözüm aramak yerine, izlenecek yolu değiştirerek, tartışmaya temeldeki ihtiyaçları aydınlatarak başlanabilir. Aşağıdaki klasikleşmiş hikâye bu durumun daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır:

Mutfakta iki kişi var. Ortada her ikisinin de istediği bir adet portakal söz konusu. Çözümün ne olduğunu düşünürdünüz. Portakalı ortasından ikiye bölerler ve her biri bir parçayı alabilir. Bu genellikle doğrudan doğruya çözüme odaklandığımız için bulduğumuz çözümdür.

Hadi bu iki insanın hikâyenin devamında ne yaptığına bakalım. Birisi elindeki yarım portakalla meyve sıkıcısına gider ve elindeki parçanın suyunu sıkmaya başlar. Az da olsa içmek için portakal suyu elde etmiştir. Diğeri ise zorlanarak yarım portakalın kabuğunu rendeleyip yapacağı portakallı kek için az miktarda esans elde etmiştir.

Doğrudan çözüm bulmaya girişmek yerine ihtiyaçlarını tartışmışlar mıydı? Her ikisi de ihtiyaç duydukları tüm portakala sahip olabilirdi. Aslında İlgileri tamamlayıcıydı ve aralarında bir çatışma yoktu. İki taraf kazan - kazan yaklaşımını birlikte kullanma kararlılığı ile ihtiyaçlarını belirlerler ve sıklıkla da uyuşurlar.

Her bir tarafın altta yatan ilgilerini ortaya çıkarmak; kazan-kazan gerçeğini kabul ederek çözümler üretmekle ve onları geri çevirmektense değerlendirmekle mümkündür. Bu çözümler portakal hikâyesindeki gibi mükemmel olamasa bile, taraflar sonuç hakkında eskisinden tamamen farklı ve iyi hissederler.

Yüzeyin altındakileri ortaya çıkarmak, soru sorarak sondaj yapmayı ve enerjinizi buna yoğunlaşmayı gerektirir. Şunlara benzer sorular sorun: "Bunun size en iyi çözüm gibi görünmesinin sebebi nedir?”, "Buradaki gerçek ihtiyaçlarınız nelerdir?", "Bu durumda hangi ihtiyaçlarınızın karşılanması gerektiğini düşünüyorsunuz?”, "Burada sizin için önemli değerler nelerdir?”, "Beklediğiniz kazanç ya da sonuç nedir?"

Bu soruların cevapları tartışma masasındaki gündemi önemli bir şekilde değiştirir ve tartışma masasına ortaklaşa problem çözümü için doğru materyalleri yerleştirir. Böylece fırsatlara öncülük eder, sizin ve diğer insanların neye ihtiyaçları olduğunu söylemeleri için fırsat yaratır.

Kazan - Kazan

Kazanmak istiyorum, senin de kazanmanı isterim


Kazan-kazan yaklaşımı şu stratejilere dayanır:

    • Altta yatan ilgi ve isteklere geri
      dönmek.
    • Bireysel farklılıkları kabul
      etmek.
    • Gözlenen tutumların ve paylaşılan bilgilerin
      ışığında, diğer tarafın pozisyonuna uymaya açık
      olmak.
    • İnsanlara değil probleme
      saldırmak.


Kazan-kazan yaklaşımı kesinlikle etiktir, fakat bu yaklaşımın büyük başarısının sebebi şudur: “İŞE YARAMAKTADIR”.

Her iki tarafın da kazandığı yerde, her iki taraf da çözüme bağlanır. Müzakereciler kendilerini yaptıkları anlaşmaya uymaya zorunlu hissederler çünkü bu her iki tarafın da çıkarlarına uygun olan şeydir.

Tarafların birbirlerine güvenlerinin çok az olduğu durumda bile, kazan - kazan yaklaşımı etkili olabilecektir. Eğer diğer tarafın pazarlığın sonuna bir şeyler sakladığını konusunda bazı şüpheler varsa, anlaşmayı karşılıklı edimleri birbirine bağlayarak yapabilirsiniz. " Benim için X ‘i yaparsan ben de senin için Y yi yaparım” şeklinde yapılacak anlaşmayla, X onların, Y de sizin ihtiyaçlarınızı destekleyerek anlaşmaya uyulması sağlanacaktır. "Eğer arabayı yıkarsan, seni partiye götürürüm”, "Eğer şu faturaları sıralarsan, sana raporun için o şekilleri yapmanda yardımcı olurum”.

Kazan - kazan başarılı bir stratejidir. Birlikte çalışma genellikle her iki tarafın da istediklerinden daha fazlasını almasıyla sonuçlanır. Kazan - kazan yaklaşımı sorun çözümünde karşılıklı kazanç demektir.

* Bu yazı birçok yabancı kaynaktan yararlanılarak kaleme alınmıştır.

17 Mart 2008 Pazartesi

Müzakerede İlk Adımı Atmak


Biz ilkeli müzakere etmektense, çoğunlukla işe duygularını katarak "tartışmayı - çekişmeyi" seçen bir milletiz. Eğer müzakerenin tarafları profesyoneller değil de, kendi sorununu tartışan bireyler ise, kendini kaygı ve ilgilerinin verdiği duygusal çatışmaları bir kenara koyarak müzakere etmesi neredeyse imkansızdır.

Eğitim aldığım bir İngiliz eğitici bana; "biz konuşmaktan hiçbir zaman vazgeçmeyiz, enine boyuna tartışırız, susmayız" demişti. İşte bizi onlardan ayıran en önemli fark da bu olmalı. Konuşmak ve bunu devam ettirebilmek...

Biz daha çok kendi kendimize konuşmayı tercih ederiz. İç dunyamızda konuştuklarımız zamanla sorunumuzu da büyütür ve bize verdiği huzursuzluk gün geçtikçe artar. Sorunun karşı tarafı da aynı şekilde suskunsa gerginlik bir o kadar daha artar. Çünkü kendince haklı ya da üstün olan taraf her zaman ilk adımı karşı taraftan bekler.

Ama genel kabul görmüş müzakere teknikleri göstermiştir ki; "ilk adımı atan her zaman müzakereye avantajlı başlamaktadır". Buradaki ilk adımdan anlaşılması gereken müzakerenin başlaması için atılacak adım olabileceği gibi, çözüm için getirilecek ilk öneri de olabilir. Aslına bakılırsa ilk adımın başarısı ilk çözüm önerisinin getirilebilmesiyle ilgilidir. O zamana kadar gerilmiş sinirler nedeniyle taraflardan herbiri devamlı geçmişi sorgulayıp "şu olmasaydı", "böyle konuşmasaydı" "bunu yapsaydı" şeklinde geçmişi sorgulamakla meşgul olduğu için, bu düşüncelerin yarattığı stres ortamında çözüm üretmek de zor olacaktır. İşte bu etkenlerden sıyrılarak ilk adımı atacak taraf müzakerede bir adım önde olacaktır.

Müzakereler Çözüm tekliflerinin etrafında şekillenir:

  • Müzakereci taraflardan birisi ilk teklifi yaparak müzakerenin “çapa” sı olabilir. Böylece müzakereyi kendi taleplerine mecbur ederek, yönetebilirler.

Ortada çözüm için hiçbir öneri yokken yapılacak bir öneri dikkatleri hemen üzerine çekecek ve her yönüyle düşünülmeye başlanacaktır. Öneri karşı tarafın bir atağı mı yoksa gerçek bir çözüm mü? Yapılacak öneri eğer gerçek bir çözüm ve iyiniyet içeriyorsa, çoğunlukla pek fazla da alternatifi olmayacaktır. Çünkü karşı taraftaki ilgilerine hitap eden teklif o zamana kadarki stresinin dozunu düşürürken, önerinin içten içe sahiplenmesini de sağlayacaktır.


Bir başka açıdan düşünmek gerekirse, ilk teklifi yapan aynı zamanda müzakereden istediğini almak isteyen taraf olacaktır. Kendi önerisi etrefında şekillenecek sonuç aslında istediğini alması anlamına da gelecektir. Bu nedenle başarılı müzakereciler ilk çözüm önerisini yapabilen müzakerecilerdir. Böylelikle çözümün odağını da teşkil etmiş olurlar.

Peki Taraflar Arabulucunun eşliğinde müzakere ediliyorsa...
Bir arabulucu bahsettiğim başarılı müzakerecinin taleplerini ve çözüm önerilerini nasıl dengeleyecektir? Ya da dengelemesi gerekir mi? Eğer müzakereci açısından düşünülürse kazanmak ve müzakereden istediğini alarak kalkmak tabii ki iyi birşeydir. Eğer kazanımlar her iki tarafı da memnun ediyorsa arabulucunun müdahale edeceği bir şey de yok demektir. Ama bir taraf müzakerenin öznesiyken diğer taraf sadece savunmada kalıyor ve bundan dolayı memnunuyetsizlik ve hatta çözümsüzlük doğacak ise, arabulucunun müdahale etmesi gereken yere gelinmiş demektir. Bu durumda arabulucu, ayrı ayrı görüşmelerle ve pasif durumda kalan tarafa "kendi önerilerini getirebilmesi için zaman tanıyarak" ve "olaya genel bakmasıını sağlayarak" dengeyi sağlayabilecektir...